BİR YAŞDÖNÜMÜ RÜYASI

Beğenerek okuduğum ve herkese tavsiye ettiğim bir roman.
Nur ORAL


(s.264-265)

...

Hâlâ bir yüzü olup olmadığından kuşkuya düşmüştü. Emin olmak için aynaya baktı. Bu yabancı kendi miydi? Sedat'ın gömüldüğü günden beri ağlamamıştı. Hıçkırıkların çarpıttığı, ağlamaktan şişmiş bu solgun, çirkin, yaşlı yüz o muydu? Aynayı kırmak geldi içinden. Gücü yoktu. Kadınlık hayatının zavallı kırıkları ve kırıntıları dört bir yana saçılmış sivri sırça parçaları gibi etlerine batıyor, duygularım kesiyordu. "Ben kimim?" dedi, yüksek sesle. Şirin ve rüya haklıysa... Bir kadın vücudu hayal etmeye çalıştı. Hayır, gözünün önüne getiremiyordu, bin zahmetle getirebilse, vücuda el sürdüğünü düşlediği an, dokunulan, bir erkek bedenine dönüyordu. İzgen miydi bilinçaltının sevdiği? İzgen'i bu bağlamda asla düşünemiyordu ki! Üstelik nasıl da kırgındı ona. Canı büsbütün yanıyordu. Yolunu bulamamış, seçim yapamamış bir zavallıydı o! Hepsi buydu işte. Hiçbir erkeği, dokunmayla düşlemenin eşzamanlı coşkusuyla sevmemişti, ne de erkeklerin kendisini öyle sevmelerine izin vermişti. Kimseyi sevmemişti! Gerçek buydu! Katlanılması imkânsız gerçek!

Sonra, aynadaki yansıdan mı, kendi içinden mi geldiğini ayrımsayamadığı bir kıpırdanış hissetti. Aynadan ona bakan, annesinin yüzüydü. Doğa nasıl da dalgasını geçiyordu, biz zavallı ölümlülerle! Ölümsüzlük yanılsamaları yaratıyordu yaşlanan yüzlerde... Herkes ihtiyarlarken, gençliğinde zerrece andırmadığı annesine, büyükannesine, halasına, teyzesine benziyordu. Aynada, anneannesinin, babaannesinin, teyzesinin, o doğmadan ölmüş öbür teyzenin çizgileri birbirine karışarak, birbirinden doğarak, birbirinde eriyerek ona bakıyorlardı... Acıyla, hüzünle, çileyle, artlarındaki kırık hayatlarla bakıyorlardı. "Nereye gidiyorsun," diyorlardı, "bizi bırakıp, nereye?" "Dön geri," diyorlardı, "bir sen misin acı çeken," diyorlardı, "bir sen misin kim olduğunu bilmeyen?.."

Feride aynadan çekildi. Kuru, kırık kadınlık hayatının saçılmış parçalarını toplamaya koyuldu.

...


(s.294-297)

...

Kâğıtta yazılı rakam şimşekler gibi çakıp duruyor, çakıp duruyordu, Kemalettin Bey'in gözlerinde. Bu, adam başı fiyattı. Kız da yurtdışına kaçırılacaksa, fiyat iki katına çıkacaktı. Çabuk karar vermesi gerekiyordu. Gelini katarsa, neredeyse tüm varlığı gidecekti ellerinden. Zülkadiroğulları insaflı ağalar olmuşlardı; o yüzden, göründükleri kadar varsıl değillerdi. Gelinini hiçbir zaman sevmemişti. Haris, hırsı yeteneğinden büyük bir babanın kızıydı ve babasının yıkıcı öfkesini devralmıştı. İtidal nedir bilmezdi böylesi. Öte yandan, gelini gözden çıkartırsa, kız yıllarca hapislerde çürüyecekti. Torunu, biricik erkek torunu annesiz kalacaktı. Çabuk karar vermeliydi. Bedel ödemiş olsa da, bu adamlara, daha doğrusu şeflerine karşı minnet altında kalacaktı. Gelin de işin içindeyse minneti katlanacaktı. Ardı arkası kesilmez isteklerle borçluluğu ölünceye dek hatırlatılacaktı. Ömrünce bu adamlar ve şefleri gibilerinden uzak durmuştu. Ve, işte şimdi, kaderin kahpe cilvesi, ahir ömründe onlara muhtaç düşmüştü. Bu işi ancak onlar becerebilirlerdi. İnce ince örgütleniyorlardı. Hapishanelerde, sınır boylarında, her yerde adamları vardı. Sımsıkı bağlıydılar birbirlerine, ortak suçlar ve ortak kinlerle, ortak korkularla. Bu işin üstesinden bir onlar gelebilirdi. Oğlunun gül yaprağı gibi tenini düşündü; ağır tokatlar, kahredici tekmeler altında mosmor kesilmiş olmalıydı; elektrik akımı kıvrandırıyordu yavrusunun gül tenini. O kıza sevdalanmak oğlunun felaketi olmuştu. Ana ata dinlememiş, almıştı çulsuzu. Kemalettin Bey ağalığına yakışmayan bir kinle, "Haddini bilmez köpekler," dedi içinden. Devletin parasız yatılı okullarında okuyup da devlet düşmanı kesilen maraba çocukları haddini bilmezdi de neydi! Zülkadiroğulları asla isyan etmemişler, isyanlara katılmamışlardı. Gene de mağdur olmuşlardı. Çünkü Şeyh Sait zamanında, kandaşlarına silah çekemeyecekleri gerekçesiyle, hükümete vuruşacak adam vermemişlerdi. Mağduriyetlerinin kinini gütmemişlerdi. Kemalettin Bey o günleri anımsamıyordu, ama büyüklerinden dinlemişti. O, Kemalettin Zülkadiroğlu, hukuka ve eğitime inanırdı, kan dökmeye değil. Çatışma kaçınılmazdı, bunu biliyordu. Aşiret aşiretliğinden geçmedikçe merkezi idareyle uzlaşamazdı. Kemal Paşa toprağı yoksula dağıtmak istediğinde, aşiretler ona yardımcı olmamışlardı; olamazlardı. Zaten cepheye asker göndermişler, şehit vermişlerdi. Bir de toprak giderse ellerinden! Olmazdı. Zamanla halledilecekti meseleler, sabırla. Devletin baskısıyla, aşiretin isyan geleneği tempo tutan bir çift el gibiydi; zamanla yatışırdı, durulurdu. Gençler sabırsızdı. Olmazdı. Hassas dengeler üstünde duruyordu bu ülke, sözsüz sözleşmeler üstünde. Yoksa istisnasız herkes kendini ihanete uğramış sayar, herkes kin hakkının peşinde koşardı, olmazdı. Çabuk karar vermeliydi.

"Birer kahve daha içmez miydiniz, ağalar?" Adamlar ellerini yüreklerinin üstüne götürdüler: "Sağ olasın beyim, vakitlice dönelim, fazla oyalanmayalım. Kararın nicedir, beyim? Emrin can baş üstünedir."

Bu işler ne kadar küçük boyutlu tutulursa, o kadar başarılı olurdu. Ne kadar az sayıda insan bulaşmışsa, o kadar azdı ihanete uğrama, ele geçme ihtimali. Öte yandan oğlu onu suçlamaz mıydı "Niye yalnız ben?" diye! Oğlu, canının yuvası bencilliği sevmezdi. Öte yandan... Gelinini de kurtarmaya çalışırken, oğlunun şansını yarıya indirmez miydi?

Sessizlik...

"Oğlum."

"Baş üstüne, beyim."

"Ne siz beni gördünüz, ne ben sizi."

"Söz ağızdan bir kez çıkar, beyim."

Kemalettin Bey yazı masasına yöneldi. Arkası adamlara dönüktü. Kilitli bölmeyi açtı, banknotlar oradaydı. Gerekli miktarı bir zarfa koyup uzattı,

"Sayın," diye buyurdu.

Adamlar utanmış gibi yaptılar:

"Estağfurullah beyim, ne haddimize."

Temenna çaka çaka çıktılar.

Kemalettin Bey bir heykel gibiydi, pencerenin yanında. Süzülen ışık kederli yüzüne vuruyordu. Kaskatıydı duruşu, kaskatıydı duyguları.

"Yalancılar, sahtekârlar," dedi içinden, konuklannı düşünüp, "aç kurtlar gibi atılmışsınızdır paranın üstüne, evimden çıkar çıkmaz. Şefiniz olacak son kuruşuna kadar sayacaktır. Tek metelik eksik olsa, ne sizi sağ kor ne beni. Tiyatrocu deyyuslar! İşiniz gücünüz oyun, palav-

Kemalettin Bey bu iş için kavilleşip Ankara'ya dönmüştü. Orada fazla duramadı. Gelininin intiharının akabinde, Kemalettin Zülkadiroğlu torununu alıp o meşum evden, o meşum kentten kaçıp baba ocağına sığındığında, hiçbir şeyden kaçamayacağını bilmez değildi. Bu küçük oda, ona hep o uzun karar ânını hatırlatıyordu. Doğru karar vermesi mümkün değildi, çünkü doğru seçenek yoktu. Oğlu Avrupa'nın göbeğinde kim vurduya gitmişti. Alevler içinde can vermişti, evliya olup göğe uçmadıysa, melek huylu oğlu. Biricik evladına gelininin erkek kardeşlerinin pusu kurduğu kuşkusu asla aklından çıkmıyordu. Aynı kasabada sığınmacıydı, hepsi. Örgütün, hainleri infaz eden grubundaydı, oğlunun kayınları. Başka kasabalarda ya da ülkelerde olsalardı da fark etmezdi. İğne deliğinden geçip bulurlardı insanı. Avrupalı milletinin aklı ermezdi bu işlere. Doğu'da fikirlerin uzun boylu havada yüzemeyeceğini, mutlaka şahsileşip şahsi duyguya dönüştüğünü, toza toprağa bulanıp ete kemiğe bürüneceğim kestiremezlerdi. Hele bir de kanbağı varsa işin içinde. Beş yüz yıldır soyutlamalarla uğraşanlar Doğuluları asla anlayamazlardı, kerpice benzeyen insan yapısını. Sağlam görünürken, deprem yemiş gibi birden ufalanıverir, kayar giderdi bu ülkenin insanı, bir yudum su, bir damla gözyaşı bulmayagörsün, yapışır tutunurdu birbirine. Şaşıp kalırdın.

İnsan kalmamışsa, ne olurdu, peki? İkisi de ölmüşlerdi işte. Oğlu ve gelini. Kâmuran kimsesiz kalmıştı. Yaşlı adama ve çocuğa gene görünecekti başkent yolları. Harran'da bey olmaktansa, büyük kentte adsız biri olmak evlaydı. Müdanaa ettiği örgüt güçleniyor, amansızlaşıyordu. Haraç isteyeceklerdi ondan. Verse bir türlü, vermese bir türlü... Verse, iliğini kurutacaklardı, vermese... Kâmuran büyüyordu, çocuğu bulaştıracaklar, zihnini çeleceklerdi. Çelemezlerse... Eskiden olduğu gibi, saygıda kusur etmeyen cellatlar yollamayacaklardı. Kavga kızışmış, beylerin inceliği kanla birlikte akıp gitmişti.


...
tasarım ve uygulama: tley
Erendiz Atasü'nün Özgeçmişi Erendiz Atasü'nün Yapıtları Erendiz Atasü'nün Türkçe Antolojilerde Yer Alan Yapıtları Erendiz Atasü'nün Çevrilmiş Yapıtları Erendiz Atasü'nün Yapıtları Üstüne Çalışmalar Erendiz Atasü'yle Yapılan Röportajlar Erendiz Atasü'nün Özyaşamsal Çalışmaları Erendiz Atasü'nün Kadın Edebiyatı Konusundaki Görüşleri İletişim Ana Sayfa