KADINLAR DA VARDIR
  • Bir Tren Yolculuğu
  • Bir Yüz - Bir Ters
  • Kadınlar da Vardır
  • Balkon Saati
  • Özlem Zamanı Geçti
  • Yemen'den Bir Yel Esti
  • Sessiz Ali
  • Bir Kimlik Aranıyor

YEMEN'DEN BiR YEL ESTİ (tüm metin)

Fitnat Hanım, Fitnat Hanım, nerelerdesin? Ne kaldı senden geriye? Kimsenin bakmadığı albümlerdeki sis rengi eski fotoğraflardan başka.. Oğullarının, kızlarının evlerinde tozlanıp duran albümlerdeki.. Ne güzel kadındın sen Fitnat Hanım, nasıl da alımlıydın.. 1910' larda sıkma başlı çarşaf giyer, ahu gibi bakardın kara kumaşların arasından. Bir fotoğrafta sıyırıp atmıştın çarşafı. Apak, dolgun gerdanını gösteren bir elbise giymiştin de öyle poz vermiştin. Bu ne kendini bilmezlik be Fitnat Hanım, ayıp değil mi, nasıl yaptın bu işi?. Ama nasıl da güzel ve canlıydın, fondaki o silik, ölgün doğanın önünde!. Kim bilir kaç kez hayran hayran baktın bu resme Fitnat Hanım!. '20'lerde çarliston etekler diz kapaklarında uçuşur, atkılı pabuçlar sarardı tombul ayaklarını; çocukların çepçevre sarar dört yanını fotoğraflarda. '30'larda Florya'da denize girmiştin son kocanla, '40'larda Erzurum'un soğuğunda üşümüştün, paltolara, atkılara bürünüp; artık genç olmayan yüzünde kaygı.. Savaş çıktı, çıkacak; asker anası olmanın kaygısı.. Sonra iyice seyrekleşmişti resimlerin. Ak saçlı, iki büklüm, yaşlı bir kadın.. Fitnat Hanım, Fitnat Hanım, nerelerdesin?..

Yemen'de doğmuşsun, öyle mi? Hangi rüzgar savurdu seni Yemen'in çöl sıcağından Erzurum'un diz boyu karlarına? Ordan da Ankara bozkırına... Hiç düşündün mü? Ne diye Yemen'de doğdun sen Fitnat Hanım? Ne diye miralay baban, gür bıyıklarını yukarı yukarı bura bura, kılıcını şakırdata şakırdata hep Arap ellerinde dolandı durdu? Bey kızı anan neden Bağdat yollarında kan kusa kusa öldü gitti de rüzgara savrulan çöl kumlarına karıştı o narin bedeni? Hiç düşündün mü? «Bağdat, Bağdat» der, yere göğe koymazdın. Çocukluğunda gördüğün Bağdat, dünyanın en güzel kentiydi senin için. Bir dolu başka kent, başka diyarlar da vardı dünyada Fitnat Hanım, hiç düşündün mü?

Baban, bilmem kaçıncı alay komutanı Miralay Hakkı Bey, bir gün Ferit Hasan Paşa'yla oturdu, içti. Sonra kağıt oynadı, önce kösteğine, sonra atına, sonra da sana... Hep kaybetti. «Kumar borcu namus borcudur.» deyip seni iki karılı Hasan Paşa'ya nikahlayıverdi. Daha on üç yaşındaydın. Bir oğlan doğurdun, öldü. Hasan Paşa bir gece göreve gitti, gelmedi. Vurulmuştu. Hasan Paşa'nın büyük karıları ve çocukları seni baba evine geri verdiler. Beş parasız. Çöl kumunu fırdolayı döndüren bir fırtınanın burgacına kapılmış gibiydin. Ne anladın başına gelenlerden? Üzüldün mü yiten bebeğine, sevindin mi altmışlık Hasan Paşa'nın öldüğüne? Hiç bilmedin.

Hasan Paşa'dan sonra iki kocaya vardın. Altı çocuk daha doğurdun. İkisi gitti bu dünyadan, dördü kaldı sana. «Bütün erkekler karanlıkta birbirinin aynıdır.» derdin. Aşktan nasibin işte buydu senin... O ahu gözlerine, elli yıllık fotoğrafta bile diri gözüken gerdanına karşın... Peki ama, neden? Hiç düşündün mü?.. Hiç isyan duydun mu?

Yemen rüzgarı kaldırdı seni, taa Selanik'e attı. İkinci kocana verilmiştin. Daha gençti bu adam Hasan Paşa'ya göre, elli üç yaşındaydı; rütbesi de henüz kolağası. Sense on sekizindeydin. «Balkan» oldu, çifti çubuğu arkanızda bırakıp çıktınız Selanik'den. Gezdin durdun Anadolu'da asker kocanla; Bursa, Salihli, Kula, Alaşehir.. Emekli olmuştu kocan. Devran değişmişti, geçim zordu, ancak bir küçük kasabaya sığınabildiniz emekli aylığınızla. Alaşehir'e yerleştiniz. İyi adamdı kocan; hoş tuttu seni. Boyuna çocuk doğurdun, ikindi üzerleri saçlarını omuzlarına döküp kendi kendine şarkılar söyledin, arada sigara tüttürdün. «Birinci Savaş» bitmiş, dünya yıkılmıştı. Farkında miydin? İşgal altındaki sönük Anadolu kentlerinde, sesiz yaşadın. Elin boldaysa giyime, kuşama harcadın; elin daralınca sıkıntı çektin.

Ölüverdi kocan bir gün. Kaldın mı üç çocukla ortalarda, sefil... Koca Osmanlı batmıştı, sana nasıl dul maaşı ödesin?.. Baban da ölmüştü. Kime, nereye gidersin. Bir günden bir güne yarını düşünüp de tek metelik koymadın ki bir yana.. Kocandan kalan son altınları da bozdurup güç bela ulaştın üç çocuğunla İstanbul'a ordaki ababeyine sığındın. Çocuklarını parasız yatılı verdin. O ne bolluktu '20'lerin İstanbul'unda ağabeyinin evindeki öyle!. İçkiler, ziyafetler, arada sırada gelen yabancı subaylar... Sen, Osmanlı zabiti kocanla ve üç çocuğunla, Alaşehir'deki son yıllarda ekmek bile zor bulurken, bu bolluk hangi değirmenden geliyordu, Fitnat Hanım, hiç düşündün mü? Zengin de olsa ağabey evinde yaşamak zordu. Çaresiz yeniden evlendin. Vaktiyle seni isteyen, parasız diye babanın kıyıp da veremediği bir uzak akrabaydı son kocan. Kimse vermedi seni, sen vardın. Ne düşündün de vardın, ağabey evinden uzaklaşmaktan başka... Sevdin mi o adamı Fitnat Hanım? Hiç bilmedin.

Savaş bitti. Cumhuriyet geldi. Sen ne yaptın? Süslendin; çocuk doğurdun; sonra akşam yemeklerini ısıtıp ısıtıp sofraya koydun kaç kez, içkici kocanın dönü şunu beklerken.. Artık şarkı söylemiyordun. İyi adamdı kocan ama içiyordu. Ne yapabilirdin ki? Sessizce katlandın ve yaşlandın.

Tek birşeyde direndin; çocuklarını okuttun. Alacakları diplomanın onları açlığın, mutsuzluğun, güvencesizliğin ulaşamayacağı bir doruğa eriştireceğini sandın. Okuttun onları.

İçki kocanı canından etti. Gene dul kalmıştın işte, üçüncü kez, yaşın elliyi hayli aşmıştı. Çocuklarının dördü de yetişmişti. Sana hem yakın, hem uzak; seni hem seven, hem nefret eden çocukların... Ne yapacaktın sen şimdi Fitnat Hanım? Elde yok, avuçta yok... Üç aydan üç aya gelen iki buçuk kuruş dul aylığı... Mübadelede Selanik'deki mülke karşı verdikleri ahşap evi de bir gece apansız karanlığı yalayan alevler yutmadı mı? Ne güzel bir evdi o... İstanbul'da, deniz kıyısında, geniş, ferah... Bütün yaptığın küllerin karşısında düşüp bayılmak oldu. Ah Fitnat Hanım, ah Fitnat Hanım, evi sigorta bile ettiremez miydin? Arsayı satıp parasını rüzgara savurdun. Fazla dert etmedin yangını. Canınızı kurtardığınıza şükrettin. Sen yaşamın boyunca ne çok şükrettin be Fitnat Hanım!. Hiç mi usanmadın!

Elde yok, avuçta yok. İster istemez başladı o bitmez tükenmez yolculukların. Bir çocuğundan, bir çocuğuna; bir kentten bir kente... Yaşlanmak ne kadar ağır geliyordu sana; parasızlık da öyle. Kabullenemiyordun ikisini de... Asker oğlunla Erzurum'a gittin. '40'ların başı, savaş çıktı çıkacak; hava soğuk, kar diz boyuydu. Rus işgalinden kalma taş bir evdi kiraladığınız. Görkemli bir yapıydı; padişah yaveri olup da sonradan çöllere sürülen babanın, ve ilk kocan Hasan Paşa'nın konaklarını anımsatıyordu sana. Helaları bile olmayan Erzurum evlerinin yanında bir saraydı burası. Geceleri davetler düzenledin evinde. Subay ve memur ailelerini çağırdın. Sobaları, mangalları yakıp koca evi ısıttın. Keyifle dolaştın odaları, pencereden savrulan karlara bakıp gülümsedin. Özene bezene yiyecekler hazırladın, demli çay sundun konuklarına. Sevdin Erzurum'u, Sarhoş kocan yoktu; oğlun bekardı; sen bir hanımefendiydin ve mutluydun. Bir de savaş kaygısı olmayaydı...

Oğlun evlendi, gene yolculuklar başladı. Doğuran kızın, hastalanan torunun... Sen elinde bir eski sandık, sandığın içinde eski fotoğrafları saklayan albümlerin, gezdin durdun kara trenle... Bir ara Ankara'da konakladın. Sıhhiye'de bir bodrum katı tuttu çocukların sana. Dünyayı sarsan «İkinci Savaş» bitmişti. Farkında miydin? Zaman geçiyordu, her şey değişiyordu. «Paşa» gitti, «Demokrat» geldi, evler yıkıldı, apartmanlar dikildi, kente köylüler doluştu. Peki, sen ne yaptın Fitnat Hanım? Ne oluyor diye hiç merak ettin mi? Alacalı bulacalı kapıcı kalabalığına bakıp şaştın, biraz da tiksindin. Pencerelerinde yağ tenekeleri içinde sardunyalar yetiştirdin; komşularınla ahbaplık ettin; çocukların para verdikçe berbere gidip saçlarını yaptırdın. Bir türlü yaşlanmayı kabul etmek istemedin.

Sonra, sonra gene gezdin durdun çocuklarının arasında. Dul aylığını onlara verdin. Pek sığmadın evlerine, ama tümden dışarda da kalmadın. Şöyle böyle bir ihtiyarlıktı seninkisi uzaktan bakana; ne mutlu, ne mutsuz; sevinçleri kederleri, aşırı hiçbir yanı olmayan, ılık su gibi birşey işte. Çocuklarına göre sen küçücük şeyler için üzülüyor, durmadan alınıyor, pireyi deve yapıyordun. Galiba, galiba gerçekten mutsuzdun be Fitnat Hanım. Geçen günlerini anımsıyordun. Yaşamına mı yanıyordun Fitnat Hanım, yoksa yalnızca buruşan yüzünün, ağaran saçlarının, çarpılan bacaklarının, bükülen belinin, eli ermez gücü yetmezliğin mi acısıydı bu? Hep mahzun, hep küskündün. Kendine mi, kaderine mi, dünyaya mı küsmüştün Fitnat Hanım? Bağların git gide kopuyordu, tüm ahbaplarını yitirmiştin giderek. Ya ölmüşlerdi, ya dışanya çıkamayacak kadar yaşlıydılar. Sen de öyleydin. Kabuğunun içine büzülen bir deniz hayvanı gibi! çekildikçe çekildin, kapandıkça kapandın, ufaldıkça ufaldın ve öldün; Ankara'nın bozkırına karıştın. Sandığındaki albümleri oğulların ve kızların aralannda paylaştılar.

Fitnat Hanım, Fitnat Hanım nerelerdesin? Bir rüzgara kapılıp Yemen'den Rumeli'ye, ordan Anadolu'ya gezdin durdun. Süslendin, püslendin, elindeki avucundakini har vurup harman savurdun; çocuk doğurdun, gene doğurdun, oğullarını şımarttıkça şımarttın, kızlarını erdemli olsunlar diye sıktıkça sıktın, ezdikçe ezdin. Onlar da kendi kızlarını sıktılar, öyle eğittiler, tıpkı senden gördükleri gibi. Fitnat Hanım, Fitnat Hanım nerelerdesin? Estin geçtin bre Fitnat Hanım, uğultun kız torunlarının tutuk davranışlarında yankılandı sonunda.

Mart 1982


tasarım ve uygulama: tley
Erendiz Atasü'nün Özgeçmişi Erendiz Atasü'nün Yapıtları Erendiz Atasü'nün Türkçe Antolojilerde Yer Alan Yapıtları Erendiz Atasü'nün Çevrilmiş Yapıtları Erendiz Atasü'nün Yapıtları Üstüne Çalışmalar Erendiz Atasü'yle Yapılan Röportajlar Erendiz Atasü'nün Özyaşamsal Çalışmaları Erendiz Atasü'nün Kadın Edebiyatı Konusundaki Görüşleri İletişim Ana Sayfa